Av. Oğuz Çetinkaya

Ülkemizin hukuk gündeminde eleştirilen konuların çoğunun (genelde mevzuat, özelde) yasa değişikliği yapılmasından kaynaklandığı görülmektedir. Denebilir ki; hiçbir mevzuat/yasa değişikliği yapılmasa hukuktan yakınan kişilerin sayısında ciddi azalma görülecek!

Peki, hemen her yasa değişikliğinin bu şekilde karşılanması normal mi, yoksa bizde bu iş normalin üzerinde bir yakınma mı yaratıyor?

Kanımca, Türkiye’deki yasa değişiklikleri –sağlıklı bir toplumda olması gerekenden- fazla yakınma yaratıyor. Peki, Türkiye’de yasa değişiklikleri neden bu kadar çok şüphe, tedirginlik ve yakınma ile karşılaşıyor?

Benim saptamalarım:

• Türkiye toplumu, sınıflı bir toplum değil, dolayısıyla toplumu oluşturan sınıf ve katmanların hak ve olanaklarının neler olduğu konusunda baştan belirlenmiş yeterli netlikte çizgilere sahip olmayınca her bir yasa değişikliği, taşları yerinden oynatabiliyor, bazı beklenti ve varsayımlara dokunabiliyor. Dahası, önceki dönemlerde yaşanan olumsuz tecrübeler toplumda yeterli şüphe biriktirmiş durumda. Toplumda, her bir değişikliğin belirli bir zümre için maksatlı yapıldığı potansiyel şüphesi var.

• Hukuk devletinin sürekli hukuk üreten, üretilen hukuku beğenmeyip (ya da aşıp) yenisini üreten, hukuk üretirken korkmayan, yanlış yaptığında geri dönüp düzelten bir devlet türü olduğu henüz kavranamadı. Toplumda hala, hukukun ve (onun koruyucusu) devletin değişmez kökleri olduğuna, ezelden gelip ebediyete gittiğine ilişkin yaygın bir kanaat var. Hukuk devletinin yaşatılabilmesi için, hukukun, devletin ve bu düzenin insan yapısı olduğunu, insanlar tarafından kurulup değiştirildiğini kavramak, değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu bilmek gerekiyor. Hatta çağımızın “hızlı tüketim” çağı olduğu, buna hukukun da dahil olduğu unutulmamalı.

• Herhangi bir yasa değişikliğinin temelde iki nedeni var: Bir alan daha önce hukuk tarafından düzenlenmemiş olabilir, bu alan şimdi ilk defa düzenlenmektedir. Ya da, daha önce yapılan bir düzenlemenin değiştirilmesi veya kaldırılması gereği hissedilmektedir. Nedenlerden hangisi olursa olsun yeni yasa, yapıldığı anın ihtiyacına karşılık olması amacıyla yapılır.

• Türkiye’de yasalar tepeden inme yapılır. Toplumun yasa “talebi” yok denecek kadar azdır. Toplum genellikle inzibati, idari önlemler talep eder. Her önlemin hukuk hiyerarşisi içinde bir üst hukuk kuralına tabi olması gereğini bilmez/önemsemez. Böyle olunca da, “şuraya bir polis koysalar, ilkokullarda sınıflar çok kalabalık, bu trafik işi böyle olmaz, memlekette güvenlik kalmadı, her isteyen bunu yaparsa…” yakınmalarının sonu gelmez. Ülkemizde, ihtiyaç duyulan bir yolun yapımı 20 yıl, ihtiyaç duyulan bir yasanın çıkarılması da 50 sene alabilir. Bu normaldir.

• Türkiye’de, her yasanın kendi çapında bir “yararlanan/rantiye” grubu vardır. Bir yasa bir konuya bir düzen getirmeye çalışsa, içerisinde bazı sınırlamalar –doğal olarak bazı yasaklar- ve karşısında da –çoğu olağanüstü- rantlar barındırır. Türkiye’de her yasa bir fırsattır, ya ruhsatların, ya plakaların, ya lisansların, ya hakların değerlenmesi için bir fırsattır. Toplumun geneline ortak yararlar getiren yasalar üretmek nihai hedeftir ama bunu başarmak en güç iştir.

• Türkiye’de hangi yasaların yapılacağına, iktidardaki partinin genel başkanı karar verir, yasalar onun istediği sırada ve biçimde oluşturulur, meclis onun istediği şekilde çalışır. İktidara gelen siyasi parti liderlerinin ortalama oy yüzdelerinin % 20 – 30’lar seviyesinde olduğu düşünülürse, Türkiye’de yasaları genellikle % 30 civarındaki bir siyasi irade yapar. Yasaya onay veren milletvekillerinin çoğunluk olması –devletin işlemesi için yine hukuk düzeninin getirdiği pratik bir yaklaşık olan - nispi temsil teorisinin gereğidir. İşin esasında, yasaları genellikle işte genel seçimde bu en fazla oyu almış olan “azınlık” yapar.

• Yasaların temel fonksiyonu “kaynak aktarımı” sağlamalarıdır. Bir yerin olanaklarının başka yere aktarımının önünü açarlar. Bu durum, toplumun genelinin iradesinin, bir parçanın iradesinin üzerinde olduğu yaklaşımına dayanır. Eski çağlarda, toplumun çoğunluğunun diğer azınlık gruplara hükmetmesinin ve tüm kaynaklarını yağmalamasının yerini bugün çok daha karmaşık bir düzende –sürtünmeleri en aza indirecek biçimde- dişlileri ayarlanmış ve yağlanmış bir devlet düzeni almıştır. Bu da her bir yasanın belirli bir güç ve iktidar mücadelesinin ürünü olması sonucunu doğurur.

Yasanın Eskisi Mi, Yenisi Mi Makbul?


İşin teorisinde, yasanın eskisi makbuldür. Bu, belli bir yasanın getirdiği –ya da kağıda döktüğü- bir paylaşımın, toplumda benimsendiği ve mücadele konusu olmadığı gerçeğine dayanır. Toplumlar, kurallarının –ve dolayısıyla- yasalarının eskiliği kadar huzur ve barış içindedirler.

Çağımızda, belirli toplumlar, kendi ilerlemelerinin yarattığı (kelebek) etki(si)nin diğer toplumları nasıl salladığı fark etmişlerdir. Kendilerini sallayan ama zamanla belirli bir yere oturttukları bir konuyu –bu genellikle belirli bir mücadelenin dengelenmesi, belirli kaynakların bölüşülmesi gibi unsurları içerir- diğer toplumlara bulaştırır/ihraç ederler.

Bu işlemden sonra, bulaştırılan sorunun tüm evreleri kendi bünyelerinde yaşanmış olan –diğer bir deyişle bu sıkıntının panzehirine sahip olan toplumlar- diğerlerinin dengede ve barışta kalmasına fazlaca izin vermezler. Diğer toplumlar için iki seçenek sunulur, “ya bizim dümen suyumuza girin, ya da size bulaştırdığımız sıkıntının içinde kıvranın durun”. Diğer toplumların kıvranması bitip sorun kendi içinde dengelendiğinde, gelişmiş toplumun bir sonraki adımda bulaştıracağı konu da artık yeterince olgunlaşmıştır. Sıra ona gelir.

Günümüz, eski yasanın makbul olduğu bir dönem değil artık. En akıllı davranış, bir an evvel değiştirilmesi mümkün olan tüm yasaları değiştirmek, bu değişimi hızlı ve pratik yapmak, hukuk değişimine direnci minimumda tutmak gibi görünüyor. Ancak bu sayede, diğer toplumlardan gelen yeni –ve genellikle sarsıcı, yıkıcı- mücadele ve bölüşümler bünyemize yabancı gelmez, toplumuzda virüs etkisi yaratmaz.

Yeni Yasa Çıkarmada Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Yasa çıkarırken nelere dikkat etmek gerek:

1- Tanıtım – ve Propaganda

Yeni yasa, yeni bir ürün gibi pazarlanmalı: “Evet, iki yıl evvel en iyi tıraş bıçağı, tıkanmayan kanallarıyla, üç bıçağıyla ve esnek yapısıyla bilmem ne tıraş bıçağıydı ama şimdi kral öldü, yaşasın yeni kral. Artık, yepyeni bir tıraş bıçağı var, daha esnek, daha bilmem ne…”

Bir tıraş bıçağı ya da yeni bir deterjanı piyasaya tanıtmak için harcanan çabanın onda biri harcandığı sürece hiçbir yasalaşma süreci başarıya ulaşamaz! Çağımızda, yapılacak her şey için altın anahtar: reklam, reklam, reklam.

Yeni yasanın neden bir önceki versiyondan daha iyi olduğu inandırıcı biçimde anlatılmalı. Bu yeni yasa, topluma o sırada en gerekli olan şey! Bu yasa olmadan daha önce nasıl yaşayabilmişiz? Bunu hissettir, işin esası bu, gerisi kolay…

2- Yasa Hazırlanırken Herkesin Görüşü Alınmalı

Sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, sendikalar, özerk kurumlar, yerel yönetim kurumları dahil tanıdığınız bildiğiniz kim varsa hazırlanan yeni yasayla ilgili görüşlerini alacaksınız.

Bu görüşleri almakta hiçbir sakınca yok. Nasıl olsa, her bir maddede önerilen bir değişikliğin tam tersini bir başkası önerecektir. Önemli olan kurumlar ve önemli kişilerle iyi geçinmektir. Herkes istediğini söyleyecek ama yasa toplumun doğal olarak “ortak yararını ve devletin yüksek menfaatlerini” gözeterek çıkacaktır.

Burada kilit nokta şu: Hiçbir kişi ya da kurum bu yasalaşma faaliyeti hakkında kamuya şikayette bulunurken sizi gerçekten yaralayacak bir şey söyleyememeli. Gerisinin olması zaten istenen bir şey, sağlık göstergesi.

3- Yasanın Teknik Yapısında Hata Olmamalı

Gelelim işin en basit ama en çok ihmal edilen yönüne… Ülkemizde yasalar en çok hangi özellikleriyle eleştirilir ve yasanın sahipleri mahcup olur? Teknik hatalar! İşte örnekler:

- Yasa metninde yazım hataları olur! Yapmamak gerek.

- Yasa, olmayan, yürürlükten kaldırılmış yasalara, maddelere atıfta bulunur; dikkat etmek gerek.

- Yasanın yürürlük maddeleri özenli hazırlanmaz; “şimdi, eski yasa mı, yeni yasa mı, aslında bu durumda boşluk doğmuştur” olur, hemen müdahale edip gereği yapılmalı, hatalı bir yasa kan kaybeden yaralı gibidir, acil müdahale gerektirir,

- Kural şu: yasayı, yasanın öngördüğü tüm genel düzenleyici işlemler hazır olmadan çıkarırsan her türlü sürprize hazır olacaksın, bu kadar kolay bir işi yapmayıp bu kadar büyük risk almak mantıklı değil, toplum yasayı dokunabildiği tebliğden, yönetmelikten tanır; yasaların müşterisi vatandaştır, onlarca satın alınmadıkça üretilen yasayı satmış sayılmazsınız.

- Yasanın uygulayıcısı olan kamu kurumları çıkan yasayı sahiplenmez veya tanıtım ve propaganda faaliyetleri içinde yer almaz, yasayı eleştirenler her medya mecrasında sesini duyururken, işin sahipleri fildişi kulede oturur “it ürü, kervan yürür” der ve bir sonraki seçimde iktidarı devretmeye hazırlanır; Her kamu kurumunun yöneticisi bir bölüm satış müdürüdür, kendi yasası ve uygulamalarını satmak ilk işidir.

- Yasalarda çok hata olur; buna şaşırmak yerine “yasada yer alan hataları giderme yöntemleri kitabı”ndan gerekli bölümlerin uygulanmasına geçilmeli.

- İyi bir yasa, iyi bir ilaç gibidir, doktor verir, hasta kullanır, erkesi gün şikayeti geçer ve hapın adını unutur.

Yasa yapmak bir sanattır.

Kaynak: http://www.legalisplatform.net  sitesinden alıntıdır.

Cumhuriyet devrinde Maliyemiz, üstünde çok çalışılmış bir konudur. Yüzyılların aksaklıklarının giderilmesi ve zamanın getirdiği esasların yerleştirilmesi, büyük emeklerle olmuştur ve daha çok emeklere ihtiyaç vardır.  Maliye Okulu gençlerinin, Maliyemizi ehliyetle işletip ilerleteceklerine inanıyorum. 06 Şubat 1947 İsmet İNÖNÜ